Akatur Turizm Organizasyon A.Ş. | Mekke – Medine Ziyaret Yerleri
1995 yılında birçok alanda faaliyete başlayan AKA İSTANBUL GRUP grup şirketlerine AKATUR HAC ve UMRE ORGANİZASYONU olarak bir yenisini daha eklemiştir. Aka Tur özellikle hiçbir ticari kaygı gözetmeksizin hizmet ve memnuniyet odaklı faaliyet göstermektedir. Çalışma tarzımız sağlamcı ve dinamiktir. Misafirlerimizin memnuniyeti bizim gurur kaynağımızdır. Hizmet verdiğimiz bütün misafirlerimizin memnun...
Hac, Umre, Kültür Turları, 2018 Hac, 2018 Umre, Akatur, Aka Turizm, Mekke, Medine, Makkah, Güvenli Turizm, Güvenli Hac, Güvenli Umre
422
page-template-default,page,page-id-422,page-parent,qode-listing-1.0,qode-social-login-1.0,qode-news-1.0,qode-quick-links-1.0,qode-restaurant-1.0,,qode-page-loading-effect-enabled,qode_grid_1300,footer_responsive_adv,hide_top_bar_on_mobile_header,qode-content-sidebar-responsive,qode-theme-ver-13.1.1,qode-theme-bridge,bridge,wpb-js-composer js-comp-ver-5.4.5,vc_responsive
 

Mekke – Medine Ziyaret Yerleri

Mekke Ziyaret Yerleri

Arafat

Akatur - Arafat

Hacıların Kurban Bayramı’nın arefe günü toplandıkları Mekke’nin doğusundaki vadiye Arafat denir

Arafat, yaklaşık olarak Mekke-i Mükerreme’ye  yirmi beş kilometre güneydoğusunda, haccın farzlarından biri olan vakfenin yapıldığı yerdir.

Aynı zamanda Adem (as) ile Havva validemiz Cennet’ten ayrılıp yeryüzüne indirildikten sonra, Arafat’ta buluşmuşlardır. Bu güne “Arefe” bu yere de “Arafat” denmiştir.

Peygamber Efendimiz (sav)’in arefe günü vakfeye durduğu ve mübarek hutbesini okuduğu yer ise, Arafat ortalarında “Nabit” denilen yüksekçe bir tepedir. Bugün burası Cebel-ür-rahme diye bilinmektedir.

ARAFAT’A ÇIKIŞ

Zaman bakımından vakti müsait olanlar Zilhicce’nin sekizinci terviye gününü güneş doğduktan sonra telbiye okuyarak Mina’ya hareket ederler. O akşam orada Mescid-i Hayf yakınlarında bir yerde kalırlar. Ertesi günü güneş doğduktan sonra telbiye okuyarak tekbir, tehlil ve salavat-ı şerife getirerek Arafat’a çıkarlar.

Zilhicce’nin sekizinci günü Mekke’den Mina’ya çıkmaya vakti müsait olmayanlar Zilhicce’nin dokuzuncu yani arefe günü güneş doğduktan sonra telbiye okuyarak tekbir, tehlil ve salat-ı şerife getirerek doğru Arafat’a çıkarlar.

Arafat’a girerken şöyle dua edilir:

“Allah’m! Sana yöneldim. Sana dayandım. Senin zatını murad ettim. Seferimi mübarek kılmanı, Arafat’ta dilediğimi vermeni, günahlarımı bağışlamanı ve beni, kendileriyle meleklerine öğüneceğin kimselerden kılmanı istiyorum.”

Cebel-i Rahme’yi görünce de şöyle dua edilir:

“Allah’ım! Sana yöneldim. Sana dayandım. Senin zatını murad ettim. Allah’ım beni bağışla, tövbemi kabul et, dileğimi ver, nerede olursam hayrı bana yönelt. Allah’ım! Seni tesbih ve tenzih ederim. Hamd sana mahsustur. Allah’tan başka ilah yoktur. Allah en büyüktür, güç ve kuvvet yalnız senindir.”

Bir taraftan çadıra ve saireye yerleşirken, diğer taraftan her türlü zikir ve duanın kabul olacağı bu mukaddes yerlerde bulunulduğu sürece bir daha bu fırsat ele geçmez, bir daha bu lütfa mazhar olmak nasip olmaz düşüncesiyle zaruri ihtiyaçlar dışındaki vakitleri Kur’an okuyarak, tekbir, tehlil ve salavat getirerek, bol bol tövbe, istiğfar ve dua ederek değerlendirmeye çalışmalı; Allah’ın bol bol inen rahmetini, büyük büyük günahları affedişini gören şeytanın en hakir, en rezil ve en öfkeli olduğu bu günü gafletle geçirmemeye çalışılmalıdır.

Öğle olunca “Nemire Mescidi”ne getirilerek okunacak hutbeler dinlenir. Bir ezan ve iki ikametle öğle namazı ile ikindi namazı arka arkaya orada cemaatle kılınır. Mescid’e gidemeyenler, sahih kavle göre ister tek başına, ister cemaatle öğle ve ikindi namazlarını ayrı ayrı vakitlerinde kılarlar.

VAKFE

Vakfe, “durmak, ayakta dikilmek, şüphe, duraksama, yaya sarılan kiriş” gibi anlamlara gelen vakfe, dinî bir kavram olarak, hac yapan kimselerin, belirli vakitte Arafat ve Müzdelife’de durmasını ifade eder. Arafat vakfesi, haccın iki rüknünden biri olup, farzdır.

Namazdan sonra mümkün ise Cebel-i Rahmet yakınına gidilerek büyük kayaların yanında, mümkün değil ise Arafat’ın herhangi bir yerinde güneş batıncaya kadar haccın rükünlerinden olan vakfe yani duruş yapılır. Gücü kuvveti yerinde olanlar ise vakfeyi ayakta yaparlar.

Arefe günü güneşin zevale gelmesi ile başlayan ve Kurban Bayramı’nın birinci gününün fecrine kadar devam eden bu zaman içerisinde Arafat hudutları dahilinde bir an dahi olsa bulunabilmenin vakfesi sahihtir. Arafat’ın her yerinde vakfe yapılabilir. Ancak Batnı Urene denen yerde vakfe yapılmaz.

Duanın en çok kabule şayan olan bu mübarek makamlardan bol bol dua edilir. Allah’a yalvarılır. Af ve mağrifet dilenir. Bol bol telbiye, tekbir, tehlil ve salavat çekilir. Bilhassa:

“Lâ ilâhe illallàhu vahdehû lâ şerîke leh, lehül-mülkü ve lehül-hamdü yühyi ve yümitü ve huve hayyün lâ yemütü biyedihil hayru ve huve alâ külli şey’in kadir” çokça tekrar edilmesi gerekir.

Güneş battıktan sonra Müzdelife’ye doğru hareket edilir. Akşam namazı ne Arafat’ta ne de yolda kılınmaz. Kılındığı taktirde iadesi gerekir.

Nemire Mescidi

Akatur - Nemire Mescidi

Arafat’ta bulunan büyük bir camidir. Arefe günü öğle ve ikindi namazları cemaat-i kübra (büyük cemeat) ile cemi takdim (usulüne göre birleştirilerek) bu camide kılınır ve burada hutbe okunur. Veda haccında Allah’ın elçisi (s.a.v.) için burada bir çadır kurulmuş ve Hz. Peygamber burada namaz kıldırıp hutbe
okumuştur. Daha sonra buraya etrafı duvarla çevrilerek bir sahra mescidi yapılmış ve bu cami tarih boyunca pek çok defalar yenilenmiş ve genişletilmiştir. Son hâliyle içinde yaklaşık üç yüz bin kişinin namaz kılabileceği altı minareli bazı yerleri iki katlı bir cami hâline gelmiştir.

Müzdelife

Akatur - Muzdelife
Akatur - Muzdelife

Müzdelife, Hacda Arafat Vakfesinden sonra ikinci vakfenin yapıldığı yerdir.

Sözlükte “yaklaşmak; yaklaştırmak” anlamındaki zelf kökünün “iftiâl” kalıbından türeyen müzdelife kelimesi hac mevsiminde Arafat’tan inen insanların toplanarak zikir, dua ve vakfe ile Allah’a yaklaşmaları yahut burasının insanları Allah’a yaklaştırmasından dolayı bu mekâna isim olmuştur.

Arafat’tan hareketle buraya yaklaşıldığı veya bu yere gelmekle insanların Mina’ya yaklaşmış olmaları yahut aynı kökten zülfe kelimesinin “gecenin başlangıcından bir süre” anlamı taşıması ve gecenin ilk zaman diliminde Arafat’tan buraya gelinmesinden dolayı bu adın verildiği de söylenir.

Müzdelife ayrıca Hz. Âdem ile Havvâ annemizin burada buluştuğu, insanlar toplanıp bir araya geldikleri, akşam ve yatsı namazları, yatsı vakti girdikten sonra birlikte kılındığı için Cem (toplanma, bir araya gelme) diye de isimlendirilmiştir.

9 Zilhicce’yi 10 Zilhicce’ye bağlayan gece, Arafat Vakfesini tamamlayan hacılar buradan Müzdelife’ye hareket ederler. Müzdelife’de de vakfe yaparlar. Müzdelife vakfesinin vakti ise Arafat Vakfesinden sonra başlar ve yine Bayramın birinci günü güneş doğmadan önce biter.

MÜZDELİFE’YE VARILDIĞINDA

Arafat’taki vakfeden sonra Müzdelife’ye gelindiğinde, mümkün ise Kuzey Dağı yakınında konaklanır ki, sahih rivayetlere göre Meş’ari Haram’da burasıdır. Gerek cemaatle gerek tek başına yatsı vaktinde bir ezan ve bir kametle önce akşam namazı (sünnetler terk edilerek) arkasından da hemen yatsı namazı kılınır.

Namazdan sonra nohut büyüklüğünde yetmiş tane taş toplanır. Mümkün ise yıkandıktan sonra temiz bir mendil içine konur. Sünnet olduğu için o akşam orada kalınır. Şafak atınca alaca karanlıkta sabah namazı kılınır ve kıbleye dönülerek vacip olan vakfe yapılır. (Batn-ı Muhassir) denen yer hariç, Müzdelife’nin her yerinde vakfe yapılabilir.

VAKFE NEDİR ?

Hacda Arafat ve Müzdelife denilen yerlerde belirli zamanlarda bir süre kalmaktır. Arafat vakfesi farz, müzdelife vakfesi vaciptir.

Vakfe de bol bol tekbir, tehlil edilir, telbiye okunur ve salavat getirilir. Bol bol dua edilir.

Vakfe’den sonra ortalık aydınlanınca henüz güneş doğmadan vakar ve sükunet içerisinde telbiye, tehlil, tekbir ve salavat getirerek Mina’ya hareket edilir.

Müzdelife’nin yakınında ve Mina yolu üzerinde bulunan (Mühassir) denen vadiye gelince de yüz metre kadar bir yeri süratlice geçmeli ve şöyle dua edilmelidir.

“Ya Rabbi! Gazabınla bizi öldürme, azabınla bizi helak etme, ondan önce vize afiyet ihsan eyle, kovulmuş şeytandan her şeyi en iyi işiten ve en iyi bilen Allah’a sığınırım. ”

Rivayete göre burası, Kabe-i Muazzama’yı yıkmak üzere gelen Ebrehe ordusunun, Allah tarafından üzerlerine gönderilen Ebabil kuşlarının attıkları taşlarla öldürüldükleri yerdir.

Mina ve Cemarat (Şeytan Taşlama)

Akatur - Mina ve Cemarat
Akatur - Mina ve Cemarat

Arapça’da insanların toplandığı veya kan akıtılan yere “Minâ” denmesinin yanında Hz. Âdem’in burada cenneti arzu (temenni) ettiği ve Cenâb-ı Hakk’ın bu yerde Hz. İbrâhim’e yahut bütün kullarına lütufta bulunduğu rivayet edilmiştir.

Mina adının verilmesi, anılan rivayetlerle birlikte insanların bayram günlerinde burada toplanması ve Allah’a yaklaşıp azabından emin olma ümidiyle kurban kesmeleri gibi sebeplerle açıklanmıştır.

Mekke ile Müzdelife arasında Mescid-i Harâm’ın yaklaşık 7 km. kuzeydoğusunda ve Harem sınırları içinde bulunan Mina, şeytan taşlama, kurban kesme, bayram günlerinde konaklama gibi hac ibadetlerinin (menâsik) yapıldığı yerdir. Gerek bu bakımdan gerekse Müzdelife vakfesi sırasında Mina topraklarına geçmemek için buranın sınırlarının kesin şekilde belirlenmesi önem taşır.

Bayramın birinci günü Müzdelife’den Mina’ya gelinip, herhangi bir yere yerleştikten sonra, Müzdelife’den toplanan taşlardan yedi tane alınıp, öğleden önce abdest alarak Akabe yani büyük şeytan cemresine gidilir ve orada artık telbiyelere son verilerek, her defasında ”Bismillahi Allahu Ekber” diyerek, baş ve şehadet parmaklarının uçları ile yedi taş teker teker şeytana niyetle cemreye atılır ve taşlar atılırken Mina sağa Kabe sola alınır.

Bilindiği gibi cemrelere taş atmak vaciptir. Fakat taş atarken Mina’yı sağa, Kabe’yi sola almak sünnet, taş atma feyfiyeti ise müstehabdır. Cemrelere dört metreden fazla yaklaşmamak üzere teker teker atılan ve cemrelere düşürülen taşlar nasıl ve nereden atılırsa atılsın caizdir.

Atılacak taşların da mutlaka Müzdelife’den temin edilmesi şart değildir. Müzdelife’den toplamayı unutanlar veya taşları kaybedenler Mina’ya gelirken yoldan temin edebilecekleri gibi, cemrelerden olmamak üzere Mina’dan da alıp atmalarında bir beis yoktur. Ancak büyük taşı parçalayıp atmak mekruhtur.

ŞEYTAN TAŞLAMA VAKİTLERİ

Bayramın ilk günü yalnız Akabe cemresine taş atılır. Bunun zamanı da Bayramın birinci gününü fecrinden ikinci gününün fecrine kadardır. Güneşin doğuşundan zevale kadar uzanan vakit içerisinde taş atmak ise sünnettir.

Taş atmaları özürsüz olarak geceye bırakmak mekruhtur. Ancak kadın veya sağlık problemlerinden dolayı kalabalığa tahammül edemeyecek kişilerin taş atmayı geceye bırakmalarında bir sakınca yoktur.

Bayramın ikinci günü taş atma vakti zevalden sonra başlayıp, üçüncü günün fecrine kadar devam etse de sünnet olan zevalden güneşin batışına kadar olan süre içinde atmaktır.

Bayramın üçüncü günü de aynen ikinci günde olduğu gibi zevalden sonra başlar, dördüncü günün fecrine kadar devam etse de yine sünnet olan güneşin batışına kadardır.

Bayramın dördüncü günü ise fecirden güneşin doğuşuna kadardır. Ancak zevalden önce atmak mekruh, zevalden sonra atmak ise sünnettir.

Hastalık veya herhangi bir sorundan dolayı cemrelere taş atmaktan aciz olanlar, yakınlarından birisini vekil tayin ederek taşlarını attırabilirler. Ancak vekil olacak kişinin mükellef olabilmesi için kendi taşlarını önce, yakının yerine atacağı taşları sonra atması icap eder.

Hac-ı Temettu veya Hac-ı Kıran Haccına niyet edenler Akabe cemresinde ilk taş atma merasiminden sonra mezbahaya giderek şükür kurbanlarını keserler ve ondan sonra tıraş olup ihramdan çıkarlar.

Hayf Mescidi

Akatur - Hayf Mescidi

Hayf Camii (Mescidi Hayf)

Mina’nın kuzeyindeki dağın eteğinde Cemre-i suğra’ya (küçük şeytan) yakın bir yerde büyük bir cami bulunmaktadır. Allah Resulü (s.a.v.), bu camiin bulunduğu yerde kalmış, namaz kılmış ve hutbe okumuştur. İlk önce etrafı çevrilerek bir sahra mescidi hâlinde düzenlenen bu cami de tarih boyunca pek çok defalar yeniden yapılmış ve genişletilmiştir. En son olarak Suudi Arabistan tarafından yapılan yeniden yapım ve genişletme ile dört minareli büyük bir cami hâline getirilmiştir.

Akabe Mescidi

Akatur - Akabe Mescidi

Akabe Mina’da bulunan Cemre-i Kübra (büyük şeytan)dan Mekke-i Mükerreme istikametine doğru az ilerde sağ tarafta bir mescit bulunmaktadır. Bu mescide Akabe Mescidi veya Biat Mescidi denmektedir. Bu mescidin bulunduğu yerde tarihin akışını değiştiren biat olayı yaşanmıştır. Bu büyük olayın anısına yapılan bu Mescid, tarih boyunca birçok defa yenilenmiştir. Bizim için önemli olan, bu mescidin bulunduğu yerin hatırasıdır. Burası, hac mevsiminde Medine’den gelen sahabilerin Resûlullah (s.a.v.) ile buluşarak ona biat ettikleri yerdir. Bilindiği gibi Resûlullah (s.a.v.), bütün benliğiyle insanları hidayete ulaştırmak için çabalıyordu. Bu hususta elinden gelen bütün gayreti gösteriyordu. Resûlullah (s.a.v.)’ın uzun süren bu gayretleri nihayet önemli bir karşılık bulmuştu. Bir hac mevsiminde Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Yesrip’ten gelen ve Hazrec kabilesine mensup bulunan altı kişiyle karşılaştı ve onlara İslâm’ı tebliğ etti. Bu kişiler son bir peygamber geleceğini Yahudilerden duymuşlardı. Bu Hazreçliler, Allah Resulü (s.a.v.)’nün davetini kabul ettiler ve Müslüman oldular. Bir sene sonra Medine’den on iki kişi Müslüman olarak gelip Allah Resulü (s.a.v.)’ne burada biat ettiler. Bu yapılan biata ‘Birinci Akabe Biatı’ denildi. Bu biattan sonra Resûlullah (s.a.v.), Musab b. Umeyr (r.a.)’ı Kur’anı Kerim’i ve İslâm’ı onlara öğretmek üzere görevlendirerek yanlarına verdi. Mus’ab b. Umeyr (r.a.)’in ve bu sahabilerin gayretleri sonucu ertesi sene, Medine’den yetmiş iki erkek ve iki de kadın, Allah Resulü (s.a.v.) ile Akabe’de buluştular. Allah Resulü (s.a.v.)’ne biat ederek onu canları, malları ve ırzları gibi koruyacaklarına söz verdiler. Ayrıca Resûlullah (s.a.v.)’ı Medine’ye hicret için davet eiler. Bu biatla e Hz. Peygamber’in amcası Abbas (r.a.) da bulunmuş ve Medinelilere verdikleri söz ile nasıl büyük bir tehlike ile karşı karşıya geleceklerini anlatmıştır. Verdikleri sözün ne anlama geldiğini açıklayarak, Allah Resulü (s.a.v.)’nü koruyamayacaklarsa onu Medine’ye çağırmamalarını ve Mekke’de tebliğine devam etmesinin gerekliliğini söylemiştir. Onlar, biatlarının ne anlama geldiğini bildiklerini ve İslâm için bütün bu tehlikeleri göze aldıklarını söyleyerek söz verdiler. Bu biatla Hicret’in de yolu açılmış oldu ve tarihin akışını değiştirecek büyük değişim süreci hız kazandı. Bu, İslâm dininin insanlara ulaştırılması için artık Medine-i Münevvere’nin merkez seçilmesi anlamına da geliyordu. Dolayısıyla Yesrib’in Medine-i Münevvere’ye dönüşüm süreci de böylece başlamış oldu

İşte Akabe, bu büyük olayın yaşandığı yerdir. Akabe’den geçerken Müslüman, bu kuytu köşede Resûlullah (s.a.v.)’ın İslâm’ı nasıl güçlüklerle insanlara ulaştırdığını, bunun için ne kadar sıkıntılar çektiğini ve ilk Müslümanların İslâm için nasıl hayatlarını, mallarını, canlarını ve her şeylerini ortaya koyduklarını bir kez daha hatırlamalı ve İslâm için ne yapıp yapamadığı hususunda kendi konumunu bir gözden geçirmelidir. Akabe biatları, Medineliler için hayatlarının olumlu anlamdaki en büyük değişimi idi. Acaba kutsal iklime yaptığımız yolculuk olumlu anlamda bizim hayatımızda ne gibi bir değişim meydana getirecektir? Bundan böyle Hz. Peygamberin getirdiği evrensel ilkeleri benimseme ve hayata geçirme bağlamında hayatımızda herhangi bir gelişim olacak mıdır? İşte Akabe’de bunun muhasebesi yapılmalıdır.

Cennetül Mualla

Akatur - Cennetül MuallaAkatur - Cennetül Mualla

Mekke’de bulunan kabristanın ismidir. Mescid-i Harem’in yaklaşık 1.5 km kuzey doğusunda yer almaktadır. Aynı zamanda Mekke-i Mükerreme’nin tarihi mezarlığıdır.

Resulullah (sav)’in ‘’Bu kabristan ne güzeldir’’ buyurması üzerine Cennetü’l Mualla adı verilmiştir. Buradaki türbelerin üzerinde kabir taşları, Osmanlılardan sonra kaldırılmıştır.

Peygamber Efendimiz (sav)’in ilk hanımı Hz. Hatice (r.a) validemiz burada yatmaktadır. Peygamber Efendimiz (sav) onun vefatına çok üzülmüş, kabrine bizzat kendisi indirmiştir. Bununla beraber, Abdullah B. Zübeyir, Hz. Ebubekir’in büyük kızı Esma, Hz. Ebubekir’in oğlu Abdurrahman, Abdullah İbn-i Ömer, Osman Bin Talha (r.a) burada yatmaktadır.

Peygamber Efendimiz (sav)’in dedesi Abdülmuttalip, amcası Ebu Talip, küçük yaşta ölen oğulları Kasım ve Abdullah burada medfundur. Birçok sahabe-i kiram ve İslam büyüklerinin kabirleri burada bulunmaktadır.

Mekke’de vefat eden yerlilerle beraber, hacılar ve yabancılarda bu mezarlığa defnedilirdi.

 

Cin Mescidi (Mescidi Cin)

Akatur - Cin Mescidi

Cinlerin Hz. Peygamber (s.a.v.)’den Kur’ânı Kerim dinleyerek iman edip kendisine biat eikleri yer olarak ifade edilen mahalde Cin Mescidi adıyla bir mescit bulunmaktadır. Bugün burada bulunan mescidin yerinde daha önce eskiden yapılmış bir mescit bulunmaktaydı. Bu mescidin de tarih boyunca pek çok defa yenilendiği anlatılmaktadır. Rivayet edildiğine göre Allah Resulü (s.a.v.), yanına Abdullah b.Mesud (r.a.)’u alarak bu mescidin olduğu yere gelir. Bir daire çizer. Abdullah b.Mesud’dan onun dışına çıkmamasını ister. Cinler burada Allah elçisini dinlerler, ona biat ederler ve Müslüman olurlar. Bu mescidi ziyaret etmek de ibadetin bir parçası değildir. Ancak burayı ziyaret eden Müslüman kendisine yol gösterici olarak verilmiş bulunan Kur’ânı Kerim’in, görünen ve görünmeyen idrak sahibi varlıkları nasıl etkilediğini ve bu büyük kılavuzu idrak sahiplerine ulaştırmak için ne denli gayret sarf etmesi gerektiğini düşünmelidir. Cin Mescidi, Mescidi Haram’ın kuzeyinde ve 2 km. uzaklıkta bulunmaktadır. Mualla Kabristanı (Cennetü’l Mualla)İçinde Hz. Hatice validemiz de dâhil olmak üzere pek çok sahabinin defnedilmiş bulunduğu Mekke’nin en eski kabristanı. Hz. Peygamberin oğulları Kasım ve Abdullah da burada defnedilmiştir. Ayrıca Ebu Talip ve Abdulmuttalip de bu kabristanda bulunmaktadır. Osmanlılar döneminde başta Hz. Hatice validemiz olmak üzere bazı sahabilerin kabirleri üzerinde kubbeler bulunmaktaydı. Kanunî, Hz. Hatice (r.a.)’nin kabri üzerine büyük bir kubbe yaptırarak buraya bir de türbedar tayin etmiştir. Mekke-i Mükerreme, Suud devletinin yönetimine geçtikten sonra kabristandaki kubbeler yıkılarak mezarlar düzlenmiştir

 

“Âdemoğlu öldüğü zaman, amel defteri kapanır. Üç kimse bundan müstesnadır. Kesintisiz sadaka (sadaka-i câriye) meydana getirenler, topluma yararlı bir ilim (talebe, ilim öğrenme vasıtaları / eser) bırakanlar ve kendisine hayır dua eden hayırlı çocuk yetiştirenler.” Hadisi şerif (Müslim, Vasıyye, 14; Ebû Davud, Vesâyâ, 14; Tirmizî, Ahkâm, 36

Cebeli Nur (Nur Dağı ve Hira Mağarası)

Akatur - Nur Dağı ve Hira Mağarası

Peygamber Efendimiz (sav)’e ilk vahtin geldiği mağaranın bulunduğu dağın adı Hira Dağı’dır. Kabe’ye yaklaşık olarak 5 km uzaklıkta bulunmaktadır. Mekan olarak,  Mekke’nin kuzey doğusuna düşmektedir. Çıplak, siyah ve kaygan kayalardan oluşmaktadır.

En ufak bir hayat izine rastlanmaz. Sadece babun maymunlarına  rastlanır.

Sivri tepesiyle uzak yerlerden rahatlıkla görülebilmektedir. Çevresindeki diğer dağlardan daha dik ve yüksektir. Sağlıklı bir insan, takriben 40 dk – 1 saat arasında dağa çıkabilir.

 

Hira Dağı’ndan Mekke Şehri Görünümü

Şirk bataklığındaki cahiliye toplumuna en doğru yolu gösteren vahiy nurunu, Cenab-ı Hakk’ın ilk defa bu dağdaki mağaraya indirmiş olmasından dolayı, Cebel-i Nur ismi ile de anılmaktadır.

Rivayete göre Şakkul-Kamer (ayın Hz. Peygamber Efendimiz (sav)’in  mucizesiyle ikiye ayrılması) hadisesinde, ayın bir parçası Hira Dağı’nın bir tarafına, diğer parçası da öbür tarafında görülmüştür.

Mekke’den Taif’e giden ikinci yol bu dağın önünden geçmektedir. Eskiden boş olan Hira Dağı’nın etekleri de, büyük bir yerleşim merkezi haline gelmiştir.

Vahyin ilk defa indiği mağaranın yüksekliği, normal boyda bir kişinin, ayakta durabileceği yüksekliktedir. Yerdeki genişliği de bir kişinin yere uzanabileceği kadar genişlikte ve uzunluktadır.

Mağaranın bir bölümü güneş ışığıyla aydınlanır. Diğer bölümü ise karanlıktır. Tabii ki bu mağara Allah Resulu (sav)’in unutulmayacak en önemli anısına şahit olmuştur. Efendimiz (sav) eve gelmediği zaman değerli eşi Hz. Hatice validemiz onun Hira Dağı’nda tefekkürle meşgul olduğunu bilirdi. Peşi sıra gelenler hep Peygamber Efendimiz (sav)’i tefekkür halinde bulurlardı.

Dağda bu mağaradan başka herhangi bir mağara bulunmamaktadır.

Peygamber Efendimiz (sav) peygamberliğinin ilk müjdelerini sadık rüyalar şeklinde görmüştü. Yani rüyasında gördüğü bir şey, aynen meydana geliyordu. Bu durum takriben 6 aylık bir zaman dilimi olarak devam etmiştir. Sadık rüyalar devresinde Peygamber Efendimiz (sav) yalnız kalmak istiyordu. İşte o zaman Hira Dağı’nda ki bu mağaraya çekiliyordu. 610 yılı Ramazan ayının Kadir Gecesi’nde Cebrail (as) kendi suretinde göründü ve Kuran-i Kerim’in ilk ayetlerini getirdi. O zaman Peygamber Efendimiz (sav) 40 yaşında idi.

 

Peygamber Efendimiz (sav)’e ilk vahyin geldiği Hira Mağarası Girişi

Peygamber Efendimiz (sav) mağarada yaptığı tefekkürler neticesinde belki de buna hazırlanmış, bu ilahi lütuf sayesinde de Peygamberlik görevini üstlenmişti.

Peygamber Efendimiz (sav) tefekkürle meşgulken , Cebrail (as) bir levha ile gelmiş ‘’İkra’’ Yani Oku! Diye hitap etmişti. Peygamber Efendimiz (sav) okuma bilmediği için ‘’Ben okuma bilmem’’ diye cevap verdi’’Vahiy meleği Peygamber Efendimiz (sav)’i iyice sıkarak tekrar okumasını istedi ve yine aynı cevabı aldı. Cebrail (as) bir kere daha Peygamberimizi iyice sıktı ve bunu üç kere tekrarladı. Üçüncü sıkmadan sonra ansızın Cebrail (as)’ın elinde olan levhayı okuyabildiğini hissetti. O andan itibaren insanlığın saadet kitabının girişi olan aşağıdaki ayetler inmeye başladı. Mealen ;

  1. Yaratan Rabbinin adıyla oku!
  2. İnsanı bir kan pıhtısından yarattı!
  3. Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir.
  4. O Rab ki kalemle yazmayı öğretti.
  5. İnsana bilmediği şeyleri öğretti.

 

Nur dağı peygamber efendimize peygamberlik görevinin indiği ilk vahyin geldiği ve ilk kuran ayetlerinin indiği mukaddes bir yerdir.

Sevr Dağı

Akatur - Sevr Dağı ve Hicret

Peygamber (s.a.v) Efendimiz ile Hz. Ebubekir’in (r.a.) Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye hicret ederken müşriklerden üç gün süreyle saklandıkları Sevr Dağı…

Sevr dağı, Mekke’nin güney tarafında ve 5 km. uzaklıktadır. Sevr, bir çok tepeden oluşan bir dağdır. Bu dağda pek çok irili ufaklı mağara vardır. Bu mağaralar dağın değişik yerlerine dağılmıştı. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Hicret sırasında Hz. Ebu Bekir (r.a.) ile birlikte sığındıkları mağaranın bazı özellikleri vardır. Öncelikle gizlenmeye elverişli olup, kayadan yontularak yapılmış bir mağarayı andırır. Ön ve arkasında delikleri vardır. Bunlar mağaranın alt kısmındadır. Bu sebeple mağaraya ancak sürünerek veya eğilerek girmek mümkündür. Mağaranın çevresinde, dışarıda dolaşan kimsenin içeriyi görebileceği başka delikler yoktur. Mağara içinde bulunanlar, dışarıda dolaşanların ayaklarını görebilir, fakat dışarıda olanlar mağara içindekileri göremezler. Görebilmeleri için eğilip, başlarını ayaklarının hizasına getirmeleri gerekir. Öte yandan Hicret esnasında Sevr mağarasında gizlenmenin bir başka avantajı daha vardı. Hemen dağın eteğinde Âmir b. Füheyre’nin koyunları otlattığı ve geceleri sütünü Hz. Peygamber ile Hz. Ebu Bekir’e ikram edeceği bir otlak vardı. Yeri gelmişken, bu iki dostu, bu mağaraya getiren olayları ve mağarada yaşadıkları anlara kısaca değinmek uygun olacaktır.
Müşriklerin bitmez tükenmez baskı ve işkenceleri üzerine Hz. Peygamber, müslümanlara İslam için uygun bir ortam olan Medine’ye hicret etmelerini emretti. Bu emir üzerine hicret başladı. Ancak Kureyşliler bu durumdan son derece rahatsız oldu. Buna sebep, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in de hicret edip Medine’de bir güç ve merkez oluşturması korkusu idi. Kureyş korkmakta haklıydı; çünkü Medine, Mekke ile Şam yolu üzerinde bulunuyordu. Bu da Mekke’nin iktisâdi durumunu tehlikeye düşürmeye yeterliydi. O halde putları ve ticari faaliyetleri için önemli bir tehlike olan bu İslâm dini daha şimdiden ortadan kaldırılmalıydı. Takip edecekleri politikayı belirlemek için Kureyş’in ileri gelenleri bir araya geldiler. Bu hususa Kur’an şöyle değinir:
“Ey Muhammed! Hatırla, bir zaman kâfirler seni tutup bağlamak veya öldürmek, yahut sürüp çıkarmak için tuzaklar kuruyorlardı. Onlar sana tuzak kurarlarken; Allah da onların tuzaklarını boşa çıkarıyordu. Allah tuzakları bozanların en hayırlısıdır.” (Enfal Suresi 30. Ayet)
Kureyş âyette belirtilen hapis, sürgün ve öldürme yollarından en kötüsünü yürürlüğe koymayı kararlaştırdı. Bütün kabilelerden kuvvetli gençlerin seçilerek bir çete oluşturulması en uygun yol olarak benimsendi. Nihayet Hz. Peygamber’in evinde olduğu bir gece saldırıya geçilecekti. Ancak Allah, müşriklerin toplantısını ve aldıkları kararı elçisine bildirdi ve Medine’ye hicret imi verdi. Hz. Ebu Bekir’i haberdar etti. O da yol hazırlıklarına başladı. Hz. Muhammed (s.a.v.) akşam olunca, müşriklerin yatakta kendisinin yattığını zannetmeleri ve bir süre oyalanmaları için Hz. Ali (r.a.)’yi yatağına yatırdı. Evden çıkarken eline aldığı bir avuç toprağı suikastçilerin üzerine saçtı. O sırada şu anlama gelen âyeti okumaktaydı:
“Önlerine ve arkalarına sed çekmişizdir. Gözlerini perdelediğimizden artık görmezler.” (Yâsin Suresi 9. Ayet)
Gerçekten de müşriklerin gözleri bir an perdelendi. Hz. Peygamber de oradan ayrılıp Hz. Ebû Bekir’in evine geldi. Beraberce Mekke’yi terkedip Sevr dağına doğru yola koyuldular. Sonunda Sevr mağarasına ulaştılar. İlkin Hz. Ebu Bekir, zararlı hayvan olup olmadığını araştırmak ve içerisini temizlemek için mağaraya girdi. M. Hamidullah hadislere dayanarak olayları şöyle aktarır: “Hz. Ebu Bekir mağaraya girince orada gördüğü delikleri, yılan vb. zararlı hayvanların girmesine engel olabilmek için üzerindeki örtüyü yırtarak delikleri tıkadı. Sonra Rasûlüllah (s.a.v.)’ı içeri çağırdı. Ancak delikleri kapamada kullandığı bez, son deliği kapatmaya yetmemişti. O deliği de ayak topuğu ile kapamıştı. Gerçekten de bu delikten gelen bir yılan Hz. Ebu Bekir’i acı bir biçimde ısırmıştı. Hz. Peygamber, son derece yorgun olması hasebiyle dostunun dizine başını dayayarak uyuyakalmıştı. Hz. Ebu Bekir, topuğunda hissettiği acıya rağmen hiç kımıldamadı, fakat çektiği acı gözlerinden yaşların boşalmasına yol açmıştı. Rasûlüllah (s.a.v.)’ın yüzüne bu yaşlar dökülünce hemen uyandı. Durumu öğrenince Hz. Muhammed (s.a.v.), kendi tükrüğünü ilaç olarak ısırılan yere sürdü. Bir süre sonra ayağı tamamen iyileşmişti” (M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, I, 174-175)
Yine kaynaklarda verilen bilgilere göre, mağarada iken bir örümcek mağaranın giriş kısmına ağ örmüş, ayrıca iki güvercin de hemen yanıbaşında bir çalı bitkisi üzerinde bir yuva yapmışlardı. (İbn Sad, Tabakâtül-Kübrâ, Beyrut t.y., I, 228 vd.) Hz. Muhammed (s.a.v.) ile Hz. Ebu Bekir’i takip eden grup mağaraya ulaşmadan önce, bu iki kuş bir de yumurtlamışlardı.
Bu sırada Kureyş müşrikleri Hz. Peygamber’in Mekke dışına çıktığını anlamada fazla gecikmediler. Sabah olunca yatakta yatanın Hz. Ali (r.a.) olduğunu anladılar. Medine’ye gidebileceğini tahmin ederek yola koyulup araştırmaya başladılar. Kureyş’in ileri gelenleri Hz. Muhammed (s.a.v.)’i kendilerine ölü veya diri olarak getirene yüz deve ödül vereceklerini her tarafa duyurdular. Gerçekten de O’nu yakalamak için Medine yolu didik didik arandı. Bu arada Sevr mağarasına da geldiler. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir hayli endişelenmişti; ancak bu endişesi kendisi için değil, Âlemlerin Efendisi içindi. Rasûlüllah (s.a.v.) ona;
“Ey Ebu Bekir! İki kişinin üçüncüsü Allah olursa sen ne olacağını zannediyorsun?” diyerek teskin etti. Allah Teâlâ bu durumu Kur’ân-ı Kerim’de şu meâldeki âyette açıklar:
“Siz Peygamber’e yardım etmeseniz de Allah ona yardım etti. Hani bir zaman Peygamber, iki kişiden biri iken kâfirler O’nu Mekke’den çıkardılar. Onlar mağarada iken arkadaşına, ‘Üzülme, Allah bizimle beraberdir’ diyordu. Böylece Allah, peygamberin üzerine emniyet indirdi ve O’nu görmediğiniz askerlerle destekledi.” (Tevbe Suresi 40. Ayet)
Hz. Peygamber (s.a.v) ve Hz. Ebu Bekir (r.a.) mağarada kaldıkları üç gün süreyle, Hz. Ebu Bekir’in oğlu Abdullah, şehirdeki konuşmaları ve gelişmeleri, gece mağaraya gelerek aktarıyordu. Âmir b. Füheyre de koyunları mağara çevresinde otlatarak geceleri süt içmelerine imkân veriyordu.
Sonunda, dördüncü günün sabahı, Âmir ile kılavuzluk yapması için kiralanan Abdullah b. Ureykıt, beraberlerinde iki deve ile mağaraya geldiler. Böylece dört kişiden oluşan küçük kervan Medine’ye doğru yola koyuldu. İşte, Hicret olayında en zor anlar Sevr mağarasında yaşanmıştı.

Peygamber Efendimizin Doğduğu Ev

Akatur - Peygamber Efendimizin Doğduğu Ev

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in doğduğu evin bulunduğu yerin ziyaret edilmesi de ibadetin bir parçası değildir. Peygamber Efendimizin doğduğu evin yeri, bugün Mekke kütüphanesi olarak kullanılan binanın bulunduğu yerdir. Haremi Şerif’in kuzeyinde, yaklaşık 300 metre uzaklıktadır. Burada Allah Resul’ünün dedesi Abdulmuttalib’in evi varmış. Sonra oğulları arasında paylaştırılmış ve bugünkü Mevlidi Nebî’nin, yani kütüphanenin bulunduğu yer, Allah Resulü (s.a.v.)’nün babasına verilmiş, ondan da Allah Resulü (s.a.v.)’ne intikal etmiş. Buraya ‘Peygamberin doğduğu yer’ anlamında ‘Mevlidi Nebî’ denmektedir. Tarih içerisinde Peygamber Efendimizin doğduğu ev birçok defa el değiştirmiş, sonunda Harun Reşid’in annesi Huzeyran Hanım burayı satın alıp mescide dönüştürmüştür. Tarih boyunca birçok defa tamir edilmiştir. Bugünkü yapının, Kanuni Sultan Süleyman zamanında yapıldığı ifade edilmektedir. Eski bina yıkılarak yeniden yapılmak suretiyle şimdiki hâline getirilmiştir. Daha sonraları kütüphane hâline getirilen bina Mekke Evkaf İdaresine devredilmiştir. Burayı ziyaret eden Müslüman’ın hatırlaması gereken en önemli olay, belki de bu mıntıkada ilk Müslümanların karşılaştıkları sıkıntılar ve işkencelerdir. Özellikle de Müslümanlara karşı boykot olayında Müslümanların bu bölgede çektiği büyük acılardır. İslâm’ın insanların gönlüne ulaşmasına engel olamayan Mekkeli müşrikler, bu defa değişik ve çok acımasız bir yöntemle Hz. Peygamber (s.a.v.)’in davetini engellemeye yöneldi. Müslümanları boykota karar verdiler ve onları, o zaman Şi’bi Ebi Talib denilen bu bölgede kuşatma altına alarak onlarla her türlü ilişkiyi kestiler. Müslümanları açlığa mahkûm ederek İslâm’ın önünü kesmek istiyorlardı. Kendileri her türlü sıkıntıya katlanan Müslümanları, çocuklarının açlık çığlıkları ile yola getirmek (!) istiyorlardı. O zaman Müslüm olmanın bedeli çok ağırdı. Ama Hz. Peygamber (s.a.v.)’in çevresinde kenetlenen bir avuç Müslüman, en ağır sıkıntılara ve acılara imanları sayesinde katlandılar ve yıllarca süren bu çok ağır günleri de yüce Allah’ın yardımıyla geride bıraktılar

Bugün sahip olduğumuz insanî değerlerin bize kadar ulaşmasında ve İslâm nimetine nail olmamızda tahammül güçlerini aşan nice sıkıntılara ve acılara büyük bir fedakârlık, azim ve sebatla dayanan ilk Müslümanların büyük payı vardır. Hiçbir sıkıntı çekmeden nail olduğumuz değerlerin kıymetini daha iyi anlamamıza ve ilk Müslümanların hiçbir dünyevî karşılık beklemeden bu büyük nimeti başkalarına ulaştırmak için nasıl çaba sarf ettiklerini kavramamıza vesile olabilirse, bu ziyaret amacına ulaşmış olur.

Hüdeybiye

Akatur - Hudeybiye Kuyusu

Hudeybiye, Resûlullah (s.a.v.)’ın Mekke müşrikleri ile antlaşma yaparak İslâm davetinin önündeki en önemli engellerden birinin kalkmasını sağladığı yerdir. Mekke-i Mükerreme’ye yaklaşık 17 km. mesafede yer alan Hudeybiye, şimdiki tanımlama ile Eski Cidde Yolu üzerindedir. Harem sınırının hemen dışında yer aldığı ve yol üzerinde bulunduğu için Hudeybiye Mekke-i Mükerreme’de ikamet edenlerin umre için ihrama girdikleri yerlerden biridir.

Yer olarak stratejik bir konumdadır. Mekke’den gelecekler uzaktan çok iyi görülebilir. Hudeybiye ile ilgili olarak ziyaretçiyi ilgilendiren en önemli şey, Hudeybiye kuyusu veya oralardaki birkaç tarihî kalıntı değildir. Buranın önemi, Müslümanların burada Mekkeli müşriklerle yaptıkları Hudeybiye antlaşması ve sahabe-i kiramın Resûlullah (s.a.v.)’a hayatlarını ortaya koyarak biat etmesi ve bu biatın Kur’an-ı Kerim’de yer almasıdır. Burada yapılan Hudeybiye antlaşması ile Mekkeli müşrikler, Medine’de kurulmuş bulunan İslâm devletini resmen tanımış oldular. Hudeybiye’nin ziyaretçi açısından hatırlanması gereken en önemli hatırası, sahabe-i kiramın burada Allah resulü (s.a.v.)’ne hayatlarını ortaya koyarak biat etmeleridir. Şöyle ki; Allah Resulü (s.a.v.), sahabe-i kiram ile birlikte (yaklaşık 1400-1500 kişi) umre yapmak üzere Medine-i Münevvere’den Mekke-i Mükerreme’ye hareket etti. Müslümanlar umreye niyet etmişler ve yanlarına kurbanlık develeri almışlardı. Savaş amacı taşımadığı için yanlarına silah almadılar. Her zaman olduğu gibi Resûlullah (s.a.v.), bu yolculuğunda da gerekli tedbirleri almış ve yapılması gereken hiçbir şeyi ihmal etmemişti. Bunun için Mekkelilerin durumunu öğrenmek üzere öncü birlik göndermiş, gerekli istihbarat faaliyetlerini yapmıştı. İstihbarat sonucu Resûlullah (s.a.v.), Mekkeli müşriklerin savaşmak için müttefiklerini topladıkları haberini aldı. Bunun üzerine her ihtimale karşı Medine-i Münevvere’den silahlar yola çıkarıldı. Resûlullah (s.a.v.), ashabı ile Mekke-i Mükerreme’ye yaklaşık 80 km. uzaklıktaki Usfan’a ulaşınca, Halid b. Velid, Mekke’ye Müslümanları engellemek için asker almaya gii. Resûlullah (s.a.v.), gelişmeleri çok iyi takip ediyordu ve gerekli istihbaratı kusursuz olarak gerçekleştiriyordu. Bu gelişme üzerine Allah Resulü (s.a.v.), yönünü değiştirerek Usfan’dan Hudeybiye’ye geldi

Hudeybiye’ye gelince Resûlullah (s.a.v.)’ın devesi kasva, çökmüş ve yerinden kaldırılamamıştı. Allah (c.c.)’ın li hapseiği gibi kendi devesini de Harem’e gitmekten alıkoyduğunu söyleyen Allah Resulü (s.a.v.), burada konakladı ve Mekke’ye bir elçi gönderdi. Elçiye çok kötü davranan Mekkelilere ikinci defa Osman (r.a.) elçi olarak gitti. Kendisine tavaf yapıp ihramdan çıkması teklif edilen Osman (r.a.), Allah Resûlü (s.a.v.) ihramdan çıkmadan kendisinin de çıkmayacağını söyleyince, Osman (r.a.)’ı hapsettiler. Osman (r.a.)’ın gelmesi gecikti. Daha sonra Osman (r.a.)’ın şehit edildiği yolunda bir haber geldi. Bunun üzerine sahabe-i kiram, Kur’ânı Kerim’de övgüyle anlatılan meşhur biatı gerçekleştirdi. Orada bulunan bir Semure ağacının altında Allah Resûlü (s.a.v.) ile birlikte ölene kadar savaşacaklarına dair söz verdiler. Orada bulunan 1400 kişinin bu meşhur biatı Kur’an-ı Kerim’in ifadesinden hareketle Bey’atu’r Rıdvan adını aldı. Bu biatı haber alan Kureyşliler, korkuya kapılarak Hz. Osman’ı hemen serbest bıraktılar ve Süheyl b. Amr başkanlığında bir heyet göndererek Müslümanlarla meşhur Hudeybiye antlaşmasını imzaladılar. Antlaşma metnini Hz. Ali (r.a.) kaleme aldı. Antlaşmaya göre, Müslümanlar o sene umre yapmayacaklar, umreye ertesi sene gelecek ve Mekke’de üç gün kalacaklardı. İki taraf on yıl savaşmayacak, Müslüman olan bir müşrik Medine’ye giderse geri verilecek, fakat irtidat eden bir kâfir geri verilmeyecekti. Allah Resulü (s.a.v.), antlaşmayı kabul ei ve imzaladı. Daha sonra, kurbanlarını kesip ihramdan çıkan Allah Resulü (s.a.v.) ve ashabı, 15 20 gün Hudeybiye ’de kaldıktan sonra geri dönmüşlerdir. Görünüşte Müslümanların aleyhine olan bu antlaşma, o anda Müslümanlara çok ağır geldi. Müslümanlar ihramdan çıkmakta ağır davrandılar. Eşiyle istişare eden Resûlullah (s.a.v.)’a, müminlerin annesi hemen ihramdan çıkmasını, bunu gören sahabenin de ihramdan çıkacağını söylemiş, Resûlullah (s.a.v.) burada eşinin tavsiyesi doğrultusunda hareket etmiş ve bu hareket sonucu sahabe-i kiram da derhal ihramdan çıkmıştır. Burada kadının görüşüne Resûlullah (s.a.v.)’ın verdiği değerin fiilî bir uygulaması vardır. Hudeybiye antlaşmasının Müslümanlar açısından nasıl büyük bir siyasî zafer olduğu daha sonra anlaşıldı. Çünkü bu antlaşma ile İslâm davetinin önündeki en önemli fiilî engellerden biri kaldırılmış ve İslâmiyet hızla yayılmıştır. Sonuçta henüz antlaşmanın imzalanmasından kısa bir süre sonra Mekkeli müşrikler antlaşmanın ilk aşamada Müslümanların aleyhine görünen bazı maddelerinin iptalini istemeye başladılar ve üzerinden iki sene bile geçmeden antlaşmayı bozdular. Ancak bu süre zarfında İslâmiyet hızla yayılmış, Hayber fethedilmiş ve Medine’de kurulan İslâm Devleti büyük güç kazanmış ve kısa bir süre sonra da Mekke-i Mükerreme fethedilmiştir. Hudeybiye, Resûlullah (s.a.v.)’ın sabrının, ileri görüşlülüğünün ve stratejisinin fiilî göstergelerindendir. İslâm’ın tanınması, yayılması ve müşrikler tarafından bir güç ve kuvvet olarak görülmesi, Hudeybiye antlaşmasıyla olmuştur. Bu bakımdan İslâm tarihinin en önemli dönüm noktalarından biridir. Ziyaretçi, Hudeybiye ‘de sahabe-i kiramın Resûlullah (s.a.v.)’a bağlılığının derecesini, fedakârlığı, sabrı, stratejiyi, kadının görüşüne verilen değeri, basireti görecektir.

Cirane Kuyusu ve Mescidi

Akatur - Cirane Kuyusu ve Mescidi

Cirane, Harem sınırları içinde ikamet edenlerin ihrama girmek için gittikleri yerlerden biridir. Resûlullah (s.a.s.)’ın burada ihrama girmiş olmasından dolayı umreye gelen bazı müslümanlar, buradan ihrama girip umre yapmak isterler. Ancak umre için illa Cirane’ye gidilmesi şart değildir. Mekke-i Mükerreme’de ikamet edenler, Harem sınırlarının dışına çıkarak herhangi bir yerden ihrama girip umreye niyet edebilirler. Günümüzde kolaylığı sebebiyle genellikle Ten’im’deki Hz. Âişe mescidi tercih edilmektedir. Hz. Âişe validemiz umre için ihrama burada girmişti.

Cirane, insanların dünya malı karşısındaki tutumlarının sınandığı bir yerdir. Huneyn savaşı sonrası elde edilen ganimetler buraya getirilmişti. Resûlullah (s.a.s.), bunları bir süre paylaştırmadı. Sahipleri gelirler de Müslüman olurlar ve malları kendilerine iade edilir diye bekletiyordu. Bu durum karşısında bazı insanlar Resûlullah (s.a.s.)’ı üzecek derecede dedikodu yaptılar. Diğer taraftan paylaştırma sırasında Resûlullah  (s.a.s.), kalplerini İslâm’a ısındırmak istediği bazı yeni Müslüman olmuş kişilere ganimetlerden bolca vermişti. Bu durum da dünya malına karşı zaafı olan bazı kimseleri rahatsız etmişti. Ancak Resûlullah (s.a.s.)’ın eğitiminde İslâmî bir kimlik kazanmış ve iman kalplerine yerleşmiş olan kimseler Resûlullah (s.a.s.)’ın tasarrufundan herhangi bir rahatsızlık duymadılar. Resûlullah (s.a.s.) ile beraberliği dünya malına tercih ettiler. Onlar, bu beraberliğin hiçbir bedel ile değişilemeyecek kadar büyük bir nimet olduğunun farkında idiler.

Medine Ziyaret Yerleri

Baki Kabristanı (Cennetu’l-Baki)

Akatur - Baki Kabristanı

İslâm’ın başlangıcından beri Medine-i Münevvere’nin mezarlığı olan Cennetü’l-Bakî’de pek çok sahabi, Allah Resûlü (s.a.s.)’nün eşleri10, kızları, oğlu İbrahim, halaları, teyzeleri, amcası Abbas ve ashabdan yine Osman b. Affan, Abdurrahman b.Avf, Ebu Hureyre, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin’in başı ve daha birçok Ehli Beyt’in ileri gelenleri (radıyallahu anhum) de buraya defnedilmişlerdir.

Ehli Beyt’in, Allah Resûlü (s.a.s.)’nün eşlerinin, Hz. Osman (r.a.) ve daha pek çok kimselerin kabirleri üzerine tarih boyunca inşa edilen kubbeler ile diğer mezar yapıları, Medine-i Münevvere’nin Suud hâkimiyetine girmesiyle yıkılmış ve mezarlar düzlenmiştir.

Bugün Cennetü’l-Baki, yine Medine-i Münevvere’nin mezarlığı olarak kullanılmaktadır.

Medine-i Münevvere’ye gelen bir Müslümanın aralarında Hz. Osman, Hz. Abbas, Hz. Âişe, Hz. Fatıma, Hz. Hasan gibi ileri gelen sahabîlerin de bulunduğu Bakî’ Mezarlığını, orada medfun olan yaklaşık on bin sahabeyi ziyaret etmesi önemlidir. Onlara selam verip dua etmeli ve Yüce Allah’ın, kendisini, onların aydınlık yolundan ayırmamasını dilemelidir. Hz. Peygamber (s.a.s.), zaman zaman bu mezarlığa gider ve orada yatan mü’minler için dua ederdi.

Akatur - Baki Kabristanı Şeması

“Hepinizin dönüşü Allah’adır. O, size ne yaptığınızı haber verecektir.”

(Mâide sûresi, âyet: 105)

“İyilik ve takva üzere yardımlaşın. Ama günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın.

Allah’a karşı gelmekten sakının. Çünkü Allah’ın cezası çok şiddetlidir.”(Mâide sûresi, âyet: 2)

Kuba Mescidi

Akatur - Kuba Mescidi

“Tâ ilk günden takvâ üzere kurulan mescit, elbette içinde namaza durmana daha uygundur. Orada temizlenmeyi seven kimseler vardır. Allah da temizlenenleri sever.” (Tevbe sûresi, âyet: 107)

 

“Ey iman edenler! Eğer Allah’a karşı takva sahibi olursanız, O size iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış verir ve sizin kötülüklerinizi örter, sizi bağışlar. Allah, büyük lütuf sahibidir.” (Enfâl sûresi, âyet: 29)

Allah Resûlü’nün hicret yolculuğunda ilk durağı olan ve Medine’ye yaklaşık 5 km. mesafedeki Kuba da, Hz. Peygamber ve sahabenin hatıraları ile doludur. Hz. Peygamber, Kuba’da on dört gün kalmış ve bir mescit yaparak orada namaz kıldırmıştı. Medine’ye yerleştikten sonra da cumartesi günleri Kuba Mescidi’ni ziyaret eder ve burada namaz kıldırırdı. “Tâ ilk günden takvâ üzere kurulan mescit, elbette içinde namaza durmana daha uygundur. Orada temizlenmeyi seven kimseler vardır. Allah da temizlenenleri sever.” (Tevbe sûresi, âyet: 107) âyetinde sözü edilen mescidin Kuba mescidi olduğu ifade edilmektedir.

Kuba’yı ziyaret ederken kutsal yolculuğumuzdan takva azığını almış olarak dönüp dönmeyeceğimizin muhasebesini yapmalıyız.

Kur’ân’da takvanın üç aşamasına işaret edilmiştir. (Elmalılı, I/169) İlk aşama, ebedî azaptan kurtuluşu sağlayacak olan şirkten kurtularak iman etmektir. İman eden kişi, takva sınırları içine girmiş olmakta, kendisini korumaya alacak dairenin içine girmiş olmaktadır. İkinci aşama, büyük günahlardan sakınma, küçük günahlarda ısrar etmeme ve farzları yerine getirme aşamasıdır. Üçüncü aşama ise, kalbini, Hakk’tan alıkoyacak ve Hakk’ın dışında bir şeyle meşgul edecek her şeyden uzaklaşma ve bütün varlığıyla Allah’a yönelip bu çekim alanında yörüngeye yerleşmektir. İşte bu aşama, ‘Eyiman edenler! Allah’a karşı nasıl takva sahibi olmak gerekiyorsa öyle takva sahibi olun…’ (Âl-i İmran sûresi, âyet: 102) mealindeki ayeti kerimede işaret edilen takva aşamasıdır. Bu mertebe o kadar geniş ve o kadar derindir ki bu aşamaya ulaşanlar, derecelerine göre tabaka tabaka olurlar.

Kıbleteyn Mescidi

Akatur - Kıbleteyn Mescidi

Bilindiği gibi daha önceleri Hz. Peygamber, namazlarında kıble olarak Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksa’ya yönelmekteydi. Aslında gönlünden kıblenin Hz. İbrahim’in kıblesi olan Kâbe’ye çevirilivermesini geçiriyor ve bu doğrultuda bir vahiy bekliyordu. Hatta kendisi Mekke’deyken Kâbe’de kıldığı namazlarda, Rükn-i Yemânî ile Hacer-i Esved arasından Kâbe’yi önüne almak suretiyle hem Kâbe’ye, hem de Kudüs’e yönelmiş olmaktaydı. Hicretten yaklaşık bir buçuk yıl sonra arzuladığı şekilde Kâbe’ye kıble olarak yönelme emrini veren Bakara sûresinin 144. ayeti indi.

“… Seni elbette, hoşlanacağın kıbleye döndüreceğiz. O hâlde hemen Mescid-i Haram’a (Kâ’be’ye) doğru dön. (Ey mü’minler) siz de nerede olursanız olun, (namazda) oraya doğru dönün.”

Bu ayetin indiği haberini işitmeleri üzerine oradaki sahabe, namaz içerisinde yönlerini Kudüs’ten Kâbe’ye çevirdiler. Böylece Kudüs’e yönelerek başlanan namaz, Kâbe’ye yönelerek tamamlandı. Bundan dolayı da bu mescide “İki kıble mescidi” anlamına gelen “Kıbleteyn Mescidi” adı verildi. Kıblenin değişmesi, Hz. Peygamber’e uyanlarla, ökçesi üzerinde gerisin geriye dönenleri ayırt etmeye yarayan bir imtihandı aynı zamanda (Bakara sûresi, âyet: 143).

Uhud

Akatur - Uhud

“Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler.

Ancak siz bunu bilemezsiniz.”

(Bakara sûresi, âyet: 154)

Medine’de ziyaret edilecek en önemli yerlerden biri de, Medine’nin 5 km. kuzeyinde yer alan Uhud’dur. Bedir Savaşı’ndan sonra sahabenin yaptıkları ikinci büyük savaş burada vuku bulmuştur. Bedir’de bozguna uğrayan müşrikler, intikam almak üzere çıkmışlardı bu savaşa. Hz. Peygamber gördüğü bir rüya üzerine Medine’yi içerden savunmak istemekteydi. Ancak Bedir Savaşı’na katılmamış bazı gençlerin ısrarı üzerine düşmanla dışarıda karşılaşmak durumunda kaldı ve Uhud’a çıktı.

Uhud Savaşı’nda Resûlullah, Abdullah b. Cubeyr komutasında bir okçu birliğini, stratejik önemi bulunan bir boğazın yamacına yerleştirmiş ve onlara, “Bizim onları yendiğimizi görseniz bile yerinizden ayrılmayın! Yenildiğimizi görseniz dahi bize yardıma koşmayın!” diye sıkı sıkı tembihlemişti. Buna rağmen, müşriklerin bozguna uğradığını gören bu okçuların birçoğu “Ganimet! Ganimet!” diye bağırmaya başlamışlar, Abdullah b. Cubeyr, onlara Hz. Peygamber’in emrini hatırlatmışsa da, dinlemeyip savaş meydanına inmişlerdi. Arkadan dolanan düşman süvari birliğince etrafı sarılan sahabe, iki taraftan da sıkıştırılarak hezimete uğramıştı. Kur’an’da anlatıldığı üzere onlar, arzuladıkları galibiyeti gördükten sonra za’fa düştüler, (Peygamber’in verdiği) emir konusunda birbirleriyle çekişip isyan ettiler. Kimi dünyayı istiyordu, kimi de ahireti istiyordu. (Âl-i İmran sûresi, âyet: 152)

Hz. Peygamber’in, bu okçu birliğine kesinlikle yerlerini terk etmemeleri direktifini vermesine rağmen, onların çoğu, ganimet sevdasıyla, her şeyin bittiğini, maksadın hâsıl olduğunu zannederek bu emri ihlal etmişler, kazanılmış bir zaferin kaçırılmasına, yetmiş kişinin şehit olmasına sebep olmuşlardır. Oysa komutanları Abdullah ile birlikte yerlerinde sebat eden okçular ise, “Biz Allah’ın Resûlü’ne itaat edip, yerlerimizde durur, onun emrini terk etmeyiz” diyerek emre itaati, ahireti ve şehitliği tercih etmişlerdir.

İşte Uhud, sahabe için büyük bir imtihan, büyük bir dersti. İki zırh birden giymiş olmasına rağmen, Hz. Peygamber bu savaşta yaralanmış, mübarek dişi kırılmıştı. Komutanlarıyla birlikte sebat eden bu şehitlerin yanı sıra, Hz. Peygamber’in amcası Hamza’nın şehit edilmekle kalmayıp, vücudunun da parçalanması, kulaklarının kesilmesi, kalbinin dahi çıkartılması; Mekkeli zengin bir ailenin çocuğu olan ve Hz. Peygamber tarafından Medine’ye muallim olarak görevlendirilen Mus’ab b. Umeyr’in orada şehit olduktan sonra vücudunu baştan aşağıya kadar örtecek bir örtünün dahi bulunmaması Uhud’un acı hatıralarındandı.

Ve bütün bu acı hatıralara rağmen Hz. Peygamber: “Uhud bizi sever, biz de Uhud’u” diyerek düşman saldırılarından dolayı sığındığı ve âdeta bir şahsiyet gibi gördüğü bu kayalık dağa vefa gösteriyor, cansız varlıklarla dahi bir tür sevgi-hürmet ilişkisi kuruyordu.

Uhud dağına müslümanların gözünde ayrı bir özellik kazandıran husus, Allah Resûlü (s.a.s.)’nün zikrettiğimiz hadis-i şerifleri ile müslümanların Uhut savaşında bu dağa sığınmış olmalarıdır. Diğer taraftan Peygamber Efendimizin amcası ve İslâm ordusunun en yiğit kahramanlarından Hz. Hamza (r.a.) ve diğer Uhud şehitleri Uhut şehitliğinde medfun bulunmaktadır.

Allah Resûlü (s.a.s.), Uhud şehitlerini ziyaret ederdi. Hz. Fatma (r.a.) da Uhud’da şehit olan amcası Hz. Hamza (r.a.)’yı sık sık ziyaret ederdi.

Hendek

Akatur - Hendek

Kureyş, Hayber, Gatafan, Fezare ve Esed Oğulları gibi müşrik, Yahudi ve münafık gruplardan oluşan ve sayıları on bini bulan müttefik kuvvetlere karşı yapıldığı için “Ahzâb Savaşı”; Selman-i Fârisî’nin İran tecrübesiyle getirdiği teklif sonucu Medine’nin etrafına kazılan hendekten dolayı da “Hendek Savaşı” diye anılan bu savaş, Hicretin 5. yılında meydana gelmiştir. Bir süvarinin geçemeyeceği derinlik ve genişlikte kazılan, Medine’nin hurmalıklarla kaplı bulunmayan cephesini çevreleyen ve hayli uzun olan bu hendeğin kazılması birkaç hafta sürmüş, Hz. Peygamber de, ashabıyla beraber üstü başı toprak oluncaya kadar hendek kazmıştır. Hendek’ten çıkartılan toprak, Müslümanlar için siper olduğundan, ne karşıdan bir at geçebilmiş, ne atılan oklar isabet edebilmişti. Seksenli yıllara kadar bu hendekten bazı kesitler mevcut iken, maalesef günümüze kadar korunmamış ve üzerine asfalt dökülmüştür.

Müslümanlara Yüce Allah’ın yardımının somut bir şekilde ulaştığı yerlerden biri de bugün Yedi Mescitler olarak bilinen mescitlerin bulunduğu bu bölgedir. Hendek savaşının yapıldığı yerde Hz. Peygamberin ve ileri gelen sahabilerin namaz kıldıkları, dua ettikleri noktalara bu küçük mescitler yapılmıştır. Günümüzde birkaç tanesi hariç diğerleri kaldırılmış bulunmaktadır. Halen bu alana büyük bir cami yapılmıştır.

Savaş hazırlığını önceden haber alan Allah Resûlü (s.a.s.), sahabe-i kiram ile istişarede bulunmuş, Selman-ı Farisî’nin tavsiyesiyle müşriklerin Medine-i Münevvere’ye girmelerine engel olmak ve müdafaa savaşı yapmak için, Medine’nin batısında bir hendek kazılmasına karar vermiştir. Selman-ı Farisî’nin görüşü ile kazılan hendek, 5.5 km. uzunluğunda, 9 metre genişliğinde ve 4.5 m. derinliğinde idi. Hendek kazma işinde Allah Resûlü (s.a.s.) de bizzat ashabıyla beraber çalışmış ve onları teşvik etmiştir. Kur’ân-ı Kerim’in otuz üçüncü sûresi olan Ahzâb sûresi adını bu savaştan almıştır.

 

Önceden kadınları ve çocukları muhkem yerlere yerleştirerek tedbir alan Müslüman ordusu, 3000 kişiden oluşuyordu.

Hendekle ilk defa karşılaşan müşrikler şaşkına döndüler. Hendek atlanamayacak kadar genişti. İslâm askerleri karşıdan kontrol ediyordu. Hendek savaşı esnasında çok bunalan müslümanlara Allah’ın yardımı yetişmiş, Yüce Allah onları görünmeyen ordularla desteklemiştir. Sonunda uzun bir harp için hazırlıksız olan müşrikler, havanın soğuması, hayvanlarının yemlerinin bitmesi ve Allah’ın müslümanlara olan yardımı neticesinde, bu işten vazgeçip muhasarayı kaldırarak geri dönmek zorunda kalmışlardır.

Şüphesiz Hendek Savaşı’nda da alınacak birçok dersler vardır. Hz. Peygamber her zaman olduğu gibi, burada da tedbiri elden bırakmamıştır. Gerekli stratejiye başvurmuş, önerilen makul teklifi kabul etmiş, ashabıyla birlikte bizzat hendek kazmış, Yahudi kabilelerinin desteğini engellemeye çalışmıştır. Bazı orduların alt taraftan, bazılarının üst taraftan geldiğini gören sahabenin, şaşkınlıktan gözlerinin kaydığı, korkudan yüreklerinin ağızlarına geldiği, kötü zanlara kapıldıkları ve şiddetli bir sarsıntıyla sarsıldıkları (Ahzâb, 10-12) 24 gün süren bu savaşta, şiddetli rüzgâr ve görünmez ordularından oluşan ilahî yardım yetişmiş ve yaklaşık bir ay boyunca hayli bunalan müslümanları kurtarmıştı. Rüzgâr ve kum fırtınası karşısında telef olma korkusuyla düşman geri çekilmiş, farklı gruplar dağılmış ve Hendek Savaşı en az zararla atlatılmıştı.

Hendek Savaşı’nın yapıldığı bu mekânlar ziyaret edilirken, dünyanın çeşitli ordularının daha güçlü ittifaklarla, İslâm dünyasının çeşitli bölgelerinde benzer savaşlar yaptığını, ancak ne o bölgelerdeki müslümanların, ne de diğer müslümanların ilahî yardıma nail olabilecek gerekli tedbirleri alamadıklarını, birlikte olamadıklarını, yeni hendekler kazmak şöyle dursun, tam tersine birbirlerinin kuyularını kazmaya çalışmalarının nedenleri üzerinde düşünmek gerekmektedir. Bunalan müslümanları kurtaran bu şiddetli rüzgârların, o görünmez orduların asrımızda niçin yitirildiğini de orada düşünmek gerekir.

Cuma Mescidi

Akatur - Cuma Mescidi

Hicret esnasında Allah Resûlü (s.a.s.), Kuba’da ilk mescidi bina etmiştir. Kuba’dan Medine-i Münevvere’ye giderken, Ranuna vadisine vardığı sırada Cuma vakti olmuş ve Allah Resûlü (s.a.s.), burada hutbe okuyup Cuma namazını kıldırmıştır. Daha sonra buraya yapılan mescide Mescid-i Cumua denilmiştir. Bu mescid, Kuba’dan Medine istikametine doğru yaklaşık bir km. uzaklıkta yer almaktadır. İlk yapılışından bu tarafa birçok defa yenilenmiştir.

Mikat Mescidi (Zul Huleyfe)

Akatur - Mikad Mescidi

Medine’den umre veya hac yapacakların mikat yeri Zülhuleyfe’dir. Allah Resûlü (s.a.s.) de umre ve hac yapmak için Medine’den ayrılırken burada ihrama girip namaz kılmıştır. Burası, Medine’den 8 km. uzaklıkta ve Medine-Mekke otoyolunun sağ tarafındadır. Otoyoldan mescide bir çıkış vardır.

Allah Resûlü (s.a.s.)’nün namaz kılıp ihrama girdiği bu yere daha sonra mescit yapılmış ve bu mescit de tarih boyunca pek çok yenileme ve genişletme faaliyetlerine sahne olmuştur. Resulûllah (s.a.s.), burada bir Semura ağacının altında namaz kıldığı için buradaki mescide Mescid-i Şecere de denmiştir. Diğer adları ise Mescid-i Zil-Huleyfe, Mescid-i Mikat ve Mescid-i Ebyâr-ı Ali’dir.

Kral Fehd zamanında mescit genişletilmiş ve çevresine umre ve hac yapacakların ihtiyaçlarını karşılayabilecek modern tesisler yapılmıştır. 600 m²’lik bir alanı olan mescidin içinde 5000 kişi namaz kılabilmektedir.